Suriye’de geçici hükümet ile Suriye Demokratik Güçleri arasında müzakerelerin 4 Ocak’ta başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından yükselen askeri tırmanış, Halep’ten başlayarak kuzey ve doğu Suriye’deki özerk yönetimin kontrolündeki tüm alanlara yayılarak devam etti. Fırat’ın batısı ve doğusunda askeri ilerleyişini sürdüren hükümet güçlerinin Kobani, Haseke ve Qamışlo sınırlarına dayanmasının ardından 18 Ocak gecesi yeni bir ateşkes anlaşması imzalandı. Pek çok etkenin bileşimiyle Suriye’de ve bölgede yeni bir politik durum yaratan son gelişmeler çerçevesinde, İşçi Demokrasisi Partisi olarak tutumumuzu aşağıdaki maddeler halinde özetliyoruz:
1) Emperyalist paylaşım planlarının bir sonucu olarak dört parçaya bölünmüş olan Kürt halkı bölgenin kadim uluslarından birisidir. Kürt halkının Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ta demokratik ve ulusal hakları herhangi bir pazarlık konusu yapılmaksızın tanınmalı, Kürt halkı kendi geleceğini özgürce belirleyebilmelidir. Bu tarihsel ve politik gerçekliğe dayanmayan hiçbir düzenlemenin kalıcı bir çözüm üretmesi, halklar arasında barışı sağlaması mümkün değildir.
2) Bu çerçevede, Suriye’de yaşanan son askeri tırmanışın temelinde ülke halklarının çokuluslu, çok etnili ve çok dinli niteliğinin Şam yönetimi tarafından tanınmıyor olması bulunmaktadır. İktidarını sürdürebilmek için mezhepçi ve ırkçı politikaları en uç noktalara sürükleyen Esad rejiminden miras kalan bölünmeleri, şimdi Şara’nın geçici hükümeti kendi iktidarını konsolide etmek için kullanmaktadır. Geçici hükümetin önceliği, Suriye halkının uğruna büyük bedeller ödediği “özgürlük ve onur” taleplerini çalarak; emperyalizm, Siyonizm ve bölgesel gerici güçlerle işbirliği halinde ülkede kapitalist devleti yeniden inşa etmektir. Bu doğrultudaki merkeziyetçi ve otoriter politikaları mart ayında Lazkiye’de, temmuzda Süveyda’da felaketlere yol açmış, şimdiyse Rojava’da yeni bir krize neden olmuştur.
3) 18 Ocak’ta imzalanan ve 20 Ocak’ta yenilenen ateşkes anlaşması, kendisinden öncekiler gibi her an bozulabilir ve çatışmalar yeniden şiddetlenebilir. Aslında bu anlaşma, uygulanmayan 10 Mart anlaşmasının bir revizyonudur ve onun zayıf, kırılgan niteliklerini taşımaya devam etmektedir. SDG’nin merkezi orduya, özerk yönetimin de Şam’a entegrasyonunu öngören bu muğlak anlaşma, gerçekte her iki tarafın da kısa vadeli çıkarlarını koruyan ve zamana oynayarak konumlarını güçlendirme çabalarına hizmet eden bir örtü işlevi gördü. Tarafların kendi girişimlerinden ve halkların demokratik haklarının tesisinden ziyade, ABD ve bölgesel güçlerin ihtiyaçları ve talepleri çerçevesinde şekillendi. Bu süreçte, küresel ve bölgesel politik güçler dengesinde kartlarını daha iyi oynamayı başaran Şara yönetimi, 4 Ocak’tan itibaren sahadaki askeri ilerleyişi temelinde, 10 Mart anlaşmasını kendi lehine güncelleyerek ve netleştirerek özerk yönetime dayatmaktadır.
4) 10 Mart anlaşmasında olduğu gibi, 18 Ocak anlaşmasının şekillenmesinde emperyalizmin ve bölgesel güçlerin öncelikleri belirleyici oldu. SDG’nin tarihsel misyonunu tamamladığına ikna olan ve asli partner olarak Şam yönetimini tercih eden Trump yönetimi, müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, geçici hükümetin Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı şehirler ve köyler haricinde gerçekleştirebileceği askeri ilerleyişe yeşil ışık yaktı. Askeri operasyonun hemen öncesinde önceliği güneyin silahsızlandırılması olan Siyonist devletle Paris’te varılan ve henüz içeriği resmi olarak açıklanmamış anlaşmayla geçici hükümet Siyonist yapıyı da operasyona ilişkin tarafsızlaştırdı. Erdoğan yönetimi ise bu operasyonun en ateşli taraftarı olarak hükümet güçlerine tüm desteğini sundu.
5) Geçici hükümet Cezire bölgesinde (Fırat’ın doğusu) askeri ilerleyişini sürdürürken, bir yandan da Kürt halkının vatandaşlık, dilsel ve kültürel haklarını tanıyan ve güvence altına aldığını duyuran 17 Ocak tarihli bir kararnameye imza attı. Bağımsızlığını kazanmasının ardından Suriye tarihinde Kürtlerin çeşitli haklarını tanıyan ilk belge olması itibarıyla bu adım büyük önem taşımakla birlikte, süregiden askeri çatışmalar ve hükümetin merkeziyetçi politikaları nedeniyle Kürt halkının varoluş kaygılarını gideren bir sonuç üretmedi. Benzer şekilde, merkezi hükümet Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelere askeri saldırı gerçekleştirmeyeceğini vurgulasa da şehirleri ve kasabaları askeri kuşatma altındaki Kürtleri ikna etmesi mümkün değil. Bu bağlamda, elektriğin ve suyun kesilmiş olduğu Kobani’ye dönük askeri abluka derhal sonlandırılmalıdır! Tam da bu nedenle, dört parçada ve diasporada Rojava’nın savunusu için eylemler gerçekleşiyor. Her iki tarafın da altında imzası bulunan 18 Ocak anlaşmasının da sonuçsuz kalması ve geçici hükümetin Kürt bölgelerine saldırmaya girişmesi durumunda, Kürt halkının savunusu için Türkiye’de, bölgede ve dünyada en geniş dayanışma seferberlikleri örülmelidir.
6) Geçici hükümetin operasyonu karşısında yüzde 60’ını Arapların oluşturduğu belirtilen SDG’nin hızla çözülerek dağılması, YPG’nin ise Arap çoğunluğun yaşadığı bölgelerden hızla geri çekilmesi ve bu bölgelerde merkezi hükümet güçlerine karşı bir direnişin gerçekleşmemesi, “özyönetim” deneyiminin başarısızlığını ortaya koymuştur. 2017’den bu yana Arap çoğunluğun yaşadığı bu bölgeleri denetimi altında tutan özerk yönetim, söylemlerinin aksine, özgürlükçü ve eşitlikçi temelde bir alternatif ortaya koyamamış, Arap topluluklarını kazanmayı başaramamıştır. Petrol, doğalgaz, su gibi doğal kaynaklar açısından taşıdığı zenginlikle tezat oluşturacak biçimde, Şam’daki yönetimler tarafından ülkenin en yoksul kesimi haline getirilmiş bölge halkı uzunca bir süredir ayrımcılık, baskı ve yönetim kurumlarından dışlanma şikâyetleriyle özerk yönetime karşı protestolarda bulunuyordu. Bölgenin emekçi halklarını kazanacak ekonomik ve politik önlemler yerine aşiret liderleriyle yapılan anlaşmalar aracılığıyla yerel toplulukları denetim altında tutmaya çalışan politika, güçler dengesindeki değişimle birlikte aşiret liderlerinin taraf değiştirmesi sonucu iflas etmiştir. Dahası, Şara yönetimiyle onun merkezi yönetiminde temsil edilme müzakereleriyle onu IŞİD artığı ilan ederek topyekûn direniş çağrısında bulunma arasında hızla salınan politikalar, liderlik içerisinden gelen birbirine zıt söylemler, kitlelerde kafa karışıklığı ve demoralizasyona neden olmuştur. Sonuç olarak, kısa vadeli, pragmatik, küresel ve bölgesel güçler arası dengelere oynayan politikanın ulusal kurtuluşa hizmet etmediği bir kez daha açığa çıkmıştır.
7) Suriye’deki gelişmelerle Türkiye’de yürüyen müzakerelerin iç içe geçmişliği ve Erdoğan yönetiminin Suriye’deki gelişmelere aktif müdahalesi, Türkiye’deki süreç üzerinde de önemli sonuçlar yaratacaktır. Suriye’deki yeni durum her şeyden önce, başından beri vurguladığımız gibi, Cumhur İttifakı’nın Kürt meselesinin çözümü yönündeki ikiyüzlülüğünü ve samimiyetsizliğini ortaya koyması açısından manidardır. Tek Adam rejimi kendini yeterince güçlü hissettiği anda masayı bir kez daha devirmekte ve savaş, baskı politikalarını şiddetlendirmekte tereddüt etmeyecektir. Bu sürecin en ironik yönüyse, Cumhur İttifakı’nın, kendisinin tanımaktan ısrarla kaçındığı özerk yönetim ve anadilinde eğitim gibi hakları içeren Şara’nın 17 Ocak kararnamesine destek açıklamasıdır. Bu çerçevede, bir kez daha, Türkiye’de siyasal demokrasi mücadelesiyle Kürt meselesinin birbirinden ayrılamayacağının, başta siyasi tutsakların özgürlüğü olmak üzere, Kürt halkının haklarının pazarlık konusu yapılmadan derhal tanınması gerekliliğinin altını çiziyoruz.
8) Bölgemizdeki temel çelişkiyi emperyalizm, Siyonizm ve bölgenin egemen kapitalist güçleriyle onların karşısında yer alan halklar oluşturmaya devam etmektedir. Bu çerçevede, Filistin halkının Siyonizme karşı intifadasıyla Kürt halkının serhıldanı, İran halkının diktatörlüğe karşı isyanıyla Suriye halkının demokratik ve ekonomik hakları için süregiden mücadelesi kopmaz biçimde birbirine bağlıdır. Bölgemize ilişkin nihai çözüm emekçilerin ve ezilen halkların öncülüğünde, halkların toplumsal kurtuluşu ve politik eşitliği temelinde kurulacak Sosyalist Ortadoğu Federasyonu’dur.


